6 Mayıs 2016 Cuma

Adolf'un Penceresi

Adolf Hitler’in hayranlık beslediği devlet adamı ve askerler arasında Mustafa Kemal Atatürk de vardı. Hitler, Atatürk’e hediye ettiği zırhlı bir Mercedes ile de gösterdiği bu hayranlığını çeşitli vesilelerle hep yinelemiştir. Versailles Anlaşmasını yırtarken, Sevr’i kastederek `Atatürk’ün 10 yıl önce yaptığını biz şimdi yapabiliyoruz.’ deyişi ünlüdür.
Ancak, Hitler’in Türkiye’de pek bilinmeyen bir kitabında da Atatürk hakkında söyledikleri çok dikkat çekici. `Hitler’in Sofra Sohbetleri’ adlı bu kitap, Alman devlet adamının II. Dünya Savaşı tüm hızıyla sürerken gizli karargahındaki akşam yemeklerinde yaptığı konuşmalardan oluşuyor. Kitapta, Adolf Hitler’in Atatürk’ten bahsettiği bir kaç çarpıcı başlık..
İngilizce çevirinin 3. baskısında 223. sayfada şunu söylüyor:
`Arkasında ordusu olmayan bir kumandan uzun süre ayakta kalamaz. Atatürk de iktidarını Halk Partisi sayesinde güvenceye aldı. İtalya’da da aynı şey geçerli. Eğer Antonescu bugün ortadan kaybolacak olsa, ordu içinde onun yerine talip olacaklar arasında korkunç bir mücadele başlar. Ama onun yerine geçecek kişiyi belirleyecek bir örgüt olsa, bu olmazdı.’
Kitabın 607. sayfasında şunları söylüyor:
Bizim amacımız Dünya’yı Nazi egemenliği altına almak. Ama ben Türkiye ile hiçbir zaman düşman olmayacağım… Dünya’da savaşmayacağım tek ülke Türkiye’dir.
Adolf Hitler’in Atatürk hakkında söyledikleri:
·         “Mavi gözlü Mustafa Kemal, bize demokrasi ve milliyetçiliğin ne olduğunu öğretmiştir.”
·         “Benim ustam Il-Duce’dir, ama onun ustası da Mustafa Kemal’dir.”
·         “Bütün enerjimi Atatürk’ten alıyorum. O’nun hayatı bizim feyizli ışığımızdır.”
·         “Yeni Türkiye’nin büyük ve dahi yaratıcısı ki talihin terk ettiği ve kaderin çöküntüye uğrattığı o zaman ki müttefiklerine kalkınmak için ilk muhteşem örneği verdi.”
·         “Mustafa Kemal, bir millet bütün vasıtalarından mahrum edilse dahi kendini kurtarabilecek vasıtaları yaratabileceğini ispat eden adamdır.O’nun ilk öğrencisi Mussolini, ikinci öğrencisi de benim.”
İsmet İnönü’ye Mektubu
Hitler’in İsmet İnönü’ye mektubu, Resmi olarak 1 Eylül 1939 sabah saat 5.45’te Alman ordularının Polonya sınırına saldırmasıyla başlayıp 2 Eylül 1945’te Japonya’nın teslimiyet belgesinin imzalanması ile sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı sırasında, Almanya Devlet Başkanı Adolf Hitler’in Almanya Büyükelçisi Von Papen aracılığı ile Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye yazdığı 28 Şubat 1941 tarihli mektup.

Tam Metin
Türkiye Cumhurbaşkanı, Ekselans Bay İsmet İnönü Ankara
Bay Başkan,
Alman hükümetinin arzu hilafına ve İngiltere ve Fransa’nın 3 Eylül 1939′daki savaş ilanı kararıyla Alman halkına empoze edilen savaşta, Alman Reichi’nin şu sıradaki hedefi, Avrupa kıtasında İngiliz nüfuzunu bertaraf etmektir. Bu, yüz yıllardan beri devam eden Avrupa’daki devletleri birbirine karşı oynayarak yıpratma metoduna son vermenin bir koşulunu oluşturmaktadır. İngiltere’nin, Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde askeri nüfuz kazanma yolundaki çabaları, Alman Reich’ni, bu bölgelerde, toprak kazanma yönünde veya siyasi nitelikte herhangi bir başka amaca yönelik olmayan önlemleri almaya zorunlu kılmaktadır.
Bu bakımdan Ekselans, size, Yunan topraklarına yerleşme yolundaki İngiliz önlemlerinin gitgide tehditkar bir nitelik aldığı şu sırada, bu koşulların gerektiği belirli karşılıklı önlemleri almaya karar verdiğimi açıklamak isterim.
Bu nedenle Bulgar hükümetinden, Alman Silahlı Kuvvetleri’nin bir kısım birliklerine, bu yoldaki belirli güvenlik önlemlerini uygulamak için izin vermesini rica etmiş bulunuyorum. Öteden beri Almanya’ya karşı dostluk ilişkileri içinde bulunan Bulgaristan, bu ilişkileri, Üçlü Pakta katılmak suretiyle daha da takviye etmiş ve alınacak önlemlerin Türkiye’ye yönelmeyeceğinden emin olarak, bunların uygulanması için gerekli izni vermiştir.
Ben de Ekselans, size bu fırsattan yararlanarak resmen bildiririm ki, Almanya’nın bu önlemleri, hiçbir şekilde Türkiye’nin toprak bütünlüğüne veya siyasi yapısına yönelmiş değildir. Aksine, birlikte yürüttüğümüz büyük ve hayati savaşın hatıralarıyla ve bu savaşı izleyen ıstıraplı yılların hatıralarıyla dolu olarak, size, Almanya ve Türkiye arasında gerçek dostluğa dayanan bir işbirliği için gelecekte dahi bütün koşulların var olduğuna kesin olarak inandığımı belirtmek isterim.
Çünkü;
1. Almanya bu bölgelerde hiçbir toprak çıkarı peşinde değildir. Alman birlikleri, söz konusu tehlikelerin giderilmesinden hemen sonra Bulgaristan ve Devlet Başkanı Antenoscu ile uyum içinde Romanya’yı terk edeceklerdir.
2. Savaşın sona ermesinden sonra Avrupa’nın yaralarını sarma yolunda başlayacak ekonomik gelişme, Almanya’yı ve Türkiye’yi zorunlu olarak, tekrar yakın ilişkiler içine sokacaktır.
Bu alanda önemli bir faktör, Almanya’nın çıkarlarını, yalnız kendi endüstri mallarının satışında görmediği, aynı zamanda en büyük alıcı olma eğilimini de taşıdığıdır.
Bunların dışında inanıyorum ki, savaştan sonra gerçekleşecek yeni anlayışlar düzeni, Almanya’yı hiçbir şekilde Türk hükümetinin hedefleriyle karşı karşıya getirmeyecek, aksine, iki devletin yakınlaşması, bu alanda hem Türkiye’nin hem de Mihver Devletleri’nin çıkarına olacaktır.
Bu bakımdan ben şimdi olduğu gibi gelecekte de, Almanya ile Türkiye’yi karşı karşıya getirebilecek hiçbir neden olmayacağı görüşündeyim. Bu düşüncelerle, Bulgaristan’da ilerleyen Alman birliklerinin Türk sınırlarından, orada bulunmalarının amacı hakkında yanlış bir yorum bulunulmasına meydan vermeyecek kadar uzak kalmalarını emrettim. Şu kayıtla ki, Türk hükümeti, bizi, bu tutumumuzda bir değişiklik yapmaya zorunlu kılacak önlemlere girişmeyi gerekli görmesin. Ancak böyle bir durum dahi, Almanya’nın Yunan topraklarına yerleşme amacını taşıyan İngiliz önlemlerine karşı çıkma konusundaki isteğinde bir değişiklik yapmayacaktır.
Bu mektubumu Ekselans, Almanya ile Türkiye arasındaki ilişkileri hiçbir koşul altında kötüleştirmemek, aksine, mümkün olan her şekilde iyileştirmek ve uzak gelecekte dahi iki taraf için verimli olacak şekilde düzenlemek yolundaki içten isteğimin bir dile getirilmesi olarak kabul ediniz.
Adolf Hitler

Erich von Manstein, Orgeneral Cemil Cahit Toydemir başkanlığındaki Türk askerî gözlemci heyetiyle (Belgorod, 26 Haziran 1943), 26 Haziran 1943′te Orgeneral Cemil Cahit Toydemir başkanlığındaki 5 kişilik Türk askerî gözlemci heyeti Belgorod’a davet edilmiş ve Tiger I donanımlı 503. Ağır Panzer Taburu (Schwere Panzerabteilung 503)’nun manevrasını izlemiştir.

Alttaki fotoğrafta Alman-Türk saldırmazlık paktı imzalanırken...



20 Şubat 2015 Cuma

Akdeniz Güneşi'nde Organik Futbol


Oyunculara ödenebilen yıllık 20 bin liralık ücretler, saha yapılsın diye düzlenen tarlalar, “pis adam”dan öteye gitmeyen küfürler… Kıbrıs’ın güneyi yıldızları ağırlasa da kuzeyde gerçek futbolu bulacaksınız!
AKDENİZ GÜNEŞİNDE, AMBARGO GÖLGESİNDE FUTBOL
Tribündeki taraftarlardan biri yanındaki torbadan aldığı yarım avuç çekirdeğin hepsini birden ağzına attığı sırada saha karışıyor; hakemin kararını beğenmediği için var gücüyle bağırmaya başlıyor: “Allah bela verir sana! Pis adam!” Yaklaşık bin kişinin izlediği maçta en çok sesi çıkan o. Ayağa kalkmış bağırırken bir taraftan da ağzındaki  ayıklayıp kabuklarını kendisinden yaklaşık yarım metre uzağa tükürüyor. Yanına gittiğimizde maçın ikinci yarısı ve iki takımın da henüz golü yok. Oktay Aydınbaş, ev sahibi Doğan Türk Birliği takımının eski futbolcusu, yeni amigosu. Kendisiyle ilgili öğrenebildiğimiz tek şey bu çünkü maç sırasında bizimle oyalanmak istemiyor!
Doğan Türk Birliği’nin rakibi, Kıbrıs’ın en ateşli taraftar gruplarına sahip olan ve Süper Lig’in lideri Lefke. Lefke taraftarlarının arasında kadınların ağırlığı neredeyse erkeklere denk. Kuzey Kıbrıs’ta oynanan bütün maçların kadın ve çocuklara ücretsiz, maçların tamamının 15 lira olmasının da bunda payı var.
Lefkeliler yaklaşık 3 saatlik mesafeye rağmen kiraladıkları otobüslerle takımlarını desteklemeye gelmiş. Aralarında saçlarında bile mor renk olan bir kadın taraftar var! Bir yandan maçı seyrediyor, bir yandan “Takımımın her maçını tribünden izliyorum, televizyondan izlemek statta olmanın yerini tutmuyor” diyor. Buket Ali, her ne kadar Facebook’ta Lefke Holiganları grubunun üyesi olarak kendini tanıtsa da hakeme ve Lefkeli futbolculara sert giren rakiplere en fazla “Geri zekâlı!” diye bağırıyor.
“Anavatan”daki statlarının aksine, keyfine göre tribünde istediği yere geçebiliyor. Bu bize özel bir durum değil çünkü rakip taraftarları sadece basın tribünü ayırıyor ve sahadaki güvenlik görevlilerinin sayısı neredeyse bir elin parmaklarının sayısına denk. Maçın ikinci yarısında rakibine sert girdiği için oyundan atılan futbolcu, söylenerek iki takım taraftarınısoccer-apoel-v-real-madrid-champions-league-first-leg-quarter-finals-neo-gsp-stadiumn ortasındaki tünele girerken kimsenin tepki göstermediği düşünülürse bunda yadırganacak bir durum yok. Uzatma dakikalarında Lefkeliler tarafından sahaya yağdırılan su şişeleri haricinde asayiş berkemal ve 90 dakika bittiğinde kartondan skor tabelasında maçı 2-1’lik skorla Doğan Türk Birliği’nin kazandığı yazıyor!
“Dinamo Bükreş’in otelindeki telefon ve faks bağlantılarını söktük ki ambargodan haberleri olmasın”
Maç sonunda taraftarlarla birlikte stattan çıkanların arasında futbolcular da var. Kuzey Kıbrıs’ta futbol amatör olarak oynanıyor ve futbolcuların hepsinin başka işleri de var. Doğan Türk Birliği’nin kalecisi, aynı zamanda uydu anteni teknisyeni Okyanus Öndağ onlardan biri. İşi gereği sürekli çatılarda olması gerekiyor. Yaptığı iş tehlikeli olsa da futboldan kazandığından daha fazla para kazandığı için çalışmaya devam ediyor. Haftada üç gün idman ve bir gün maç yapmanın sonunda pazartesi günlerini çekilmez hale getirdiği aşikâr. “Her şeye değer” diyor. “Kıbrıs’ta almadığımız kupa kalmadı. Kıbrıs dışında bir yere gidemediğimizi biliyorsunuzdur zaten!”
Kıbrıs’ın diğer yarısı bu sezon Barcelona, Paris Saint-Germain gibi takımları ağırlarken Kuzey Kıbrıs takımları UEFA ve FIFA üyesi ülkelerin takımlarıyla dostluk maçına dahi çıkamıyor, hatta onlara dokunan yanıyor! KKTC’ye futbol ambargosu da uygulanıyor, öyle ki ambargoyu önemsemeyen takımlar uzun süreli futbol sahalarından men edilmenin yanında para cezalarına çarptırılıyorlar. Kuzey Kıbrıs Gazetesi spor müdürü Songuç Kürşad ambargoyu delme çalışmalarını anlatıyor: “Buraya kamp yapmaya gelen Dinamo Bükreş’in ambargodan haberleri yoktu. Karma bir takım oluşturup onlarla bir dostluk maçı yapmak istedik. Rumlar bunu duyunca maça çıkmasınlar diye telefonlara sarıldı. Romanya’dan da durmadan arıyorlardı. Güney Kıbrıs’taki Romanya Büyükelçisi sınırdan geçip kulübün yöneticileriyle konuşmak istiyor, oyalıyoruz. Adamların otellerindeki bütün telefon, faks bağlantılarını söktük ki haberleri olmasın! O maça çıktık ama çıkmaz olaydık. Lefkoşa’nın tarihinde hava muhalefetinden ertelenen maç yoktur, o maçın devre arasında kar yağışından dolayı maç yarıda kaldı!
2007’de İngiliz kulüplerinden Luton Town’la yapılacak maç için de benzer çalışmalar yapılmış ancak Kürşad’a göre sonuç yine rezillik! “Çetinkaya’yla yapılacakları hazırlık maçı için takım sahaya çıktığında Güney Kıbrıs İngiltere Büyükelçisi stada gelip ‘Bu maç oynanamaz!’ dedi. Takımı sahadan geri çektiler. Çetinkayalı futbolcularla taraftarlar statta öylece kaldı.”
“Boş bir araziyi gösterdiler, ‘Aha şurada giyiniver’ dediler!”
Kuzey Kıbrıs Futbol Federasyonu başkanı Hasan Sertoğlu bu sorunun 1983 yılında bağımsızlıklarını ilan etmeleriyle birlikte başladığını söylüyor. Zira UEFA ve FIFA “Tek ülke, tek bayrak” düsturuyla Kuzey Kıbrıs’ı bağımsız bir ülke olarak kabul etmemek için direniyor. Ambargoyu kaldırmanın bir tek yolu var: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası organizasyonlarda Güney Kıbrıs Rum Devleti’yle birleşmesi.
GÜNEY KIBRISUzun zamandır gündemde olan bu konu için ilk adım 2012 yılının Aralık ayında atıldı. Güney Kıbrıs’ta başlayan görüşmeler, Kuzey Kıbrıs’tan sonra Sepp Blatter ve Michel Platini’nin de katılımıyla Zürih’te devam etti. Tarafların imzaladığı taslak metne göre adadaki iki devlet, ada dışında tek bayrakla temsil edilecek, milli organizasyonlarda tek takım çıkarılacak ve bu takımda Rumlarla Türkler bir arada oynayacak.
Sertoğlu birleşme için “Daha önce olduysa şimdi neden olmasın?” diyor. “Zaten başka bir yol da yok. Ambargo kalkmadan futbolcuya ‘Sadece futbol oynayacaksın’ diyemeyiz, yurt dışından gelen futbolcu sezon devam ederken gitmek istediğinde ‘Nereye?’ diye soramayız çünkü yaptığımız anlaşmaların hükmü yok. En çok şampiyon olan kulüpler bile ayakta zor duruyor.”
Siirt’ten Seul’e kadar birçok farklı yerde futbol oynamış Ceyhun Eriş, Doğan Türk Birliği’nin eski futbolcularından biri. Kıbrıs’a her ne kadar antrenmansız kalmadan sezonu bitirmek için gitmiş olsa da adada geçirdiği günler onun için diğerlerinden çok farklı.
Kıbrıs’ta geçirdiği zamanı “Kulübe ilk gittiğim gün bana bir valiz verip, ‘Bunlar antrenman malzemelerin’ dediler. Ben de antrenmana o çantayla gidip nerede giyinebileceğimi sordum. ‘Aha şurada giyiniver’ diye gösterdikleri yer boş bir araziydi. Tuvalet için de bir ağacın dibini kullanıyorduk. Hani o malzeme çantası vardı ya, bir gün onun içine stadın soyunma odasının tavanından kerIMG_0326tenkele düştü!” diyerek anlatıyor.
Aynı durumda kalacağını bilse yine Kıbrıs’a gidip gitmeyeceği sorusuna cevabı “Hiç düşünmem giderim!” Söylediğine göre Kıbrıs’ta futbolun amatörlüğü sadece saha dışında; birbirine denk birçok kulüp arasında ciddi bir rekabet var. “Yolda beni gördüğünde ‘Napan?’ diyerek yanaklarımdan öpecek kadar samimi taraftarlar da her yerde bulunmuyor!”
“Ambargo kalkmadıkça bizi umutlandıracak bir şey olmayacak”
Kuzey Kıbrıs Süper Ligi’nde kulüpler başkanlarının paralarıyla doğru orantılı takımlar kurduğundan bir sezon şampiyon olan takım ertesi sezon küme düşebiliyor. Durum böyle olunca, Süper Lig’in dört yıl üst üste şampiyon olan tek takımı BAF Ülkü Yurdu’nun bu sezon 2. Lig’de olmasının da şaşırtıcı bir tarafı yok! Bu sezonun en güçlü takımları Yenicami, Kaymaklı, Lefke ve Doğan Türk Birliği olsa da sezonun nasıl biteceğini kestirmek çok zor. Zira Süper Lig’deki takımların iki yabancı oynatma hakkı var ve takımların dengeleri ağırlıklı olarak Afrika kıtasından gelen siyahî öğrenci-oyunculardan birinin sakatlanmasına veya okuldaki derslerinin kötü gitmesine bağlı olarak alt üst olabilir! Bazen de Yenicami’de olduğu gibi son iki sezonun gol kralı olan futbolcunuz lig devam ederken askere gidebilir!
Tüm bunlara rağmen neden hâlâ birilerinin kulüp başkanlığı yapmaya çalıştığını anlamak zor. Doğan Türk Birliği’nin başkanı Bayar Piskobulu bunu “dede yadigârı” diyerek açıklıyor. “Dedem kulübün kurucularından biri. Ben de başkanlığı babamdan devraldım”. Takım şampiyon olduğunda taraftarlar tura çıkarken o futbolculara verdiği sözleri nasıl tutacağının hesabını yapmaya başlıyor. “Kıbrıs’ta şampiyonluk sadece bir gece IMG_0298sürüyor ve başkanlar ertesi gün ‘modern dilencilik!’ yapmaya devam ediyor.” Neyse ki bu işinde başarılı ve kulübün bir beton firmasıyla yaptığı sponsorluk anlaşması masraflarının neredeyse yarısını karşılıyor. Bir önceki sezon Süper Lig’den düşen Gençlikgücü Spor Kulübü başkanıTekin Birinci ise tribün gelirinin 360 lira olduğu maçta 2 bin 150 lira masraf ödediklerini anlatırken geleceklerinden Piskobulu kadar umutlu değil. “Ambargo kalkmadıkça  bizi umutlandıracak bir şey olmayacak.”
Güney Kıbrıs Futbol Federasyonu başkanı Costakis Koutsokoumnis’e göre birleşme birkaç yıl öncesine göre artık çok daha kolay. KKTC Futbol Federasyonu’nun resmi dergisine yaptığı “Kolay çünkü görüştüğümüz iki yıllık süre içerisinde dostluğumuzu da geliştirdik” açıklaması umut verici. Sepp Blatter’se ondan daha iddialı. Konu yaklaşık altı yıldır FIFA’nın masasında ve bölünmüş bir ada, futbolla yeniden birleşecek!
Kıbrıs’ta hâkim güçlerin yıllardan beri ettiği beylik lafların sonuçlarından bağımsız gelişmeler de oluyor. Güney Kıbrıslı futbolcular da artık Kuzey Kıbrıs’taki takımlarda yerli statüsünde oynayabildiğinden bu sezon 1. Lig kulübü Değirmenlik iki Rum futbolcu, Demetris Vasiliou ve Argyris Christofi’yi transfer etti. Rumlardan aldıkları tepkilerden dolayı ilk haftalarda oynayamasalar da lige yavaş yavaş ayak uydurmaya başladılar. Yine de tanınmış bir futbolcu olmasının dezavantajıyla tehditler alan Demetris’in Güney Kıbrıs’ta bulunan evi polis tarafından korunuyor. Federasyon başkanı Hasan Sertoğlu “Ambargonun kaldırılması için futbolcu transferleriyle alıştırma çalışmalarının yapılması çok önemli ve sayı devre arasında daha da artacak” diyor.
Ambargonun kaldırılması Kuzey Kıbrıs futbolu için en önemli madde olsa da Kıbrıs Gazetesi spor müdürü Songuç Kürşad’a göre tarlalarını düzleyip “Buraya saha yapın” diye belediyelere baskı yapan köylüler o sahalarda futbol oynamaya devam ediyor. Güvenlik önlemleri olmadığından güçsüz olan bazen dayak yese de kendi aralarını yine kendileri buluyorlar. Birçok konuda ambargo altında olmanın verdiği sıkıntıyla Kıbrıslılar futbola dilenmeye, FIFA üyesi olmayan ülkelerin milli takımlarıyla oynanan maçlarda Kuzey Kıbrıs’ı Zanzibar, Sealand, Kürdistan gibi takımlara karşı desteklemeye devam ediyorlar.

“Taraftarlar sahaya girince ‘Hah’ dedim, ‘Coşkun şimdi öldün!’”

Rum taraftara kendisini adına şarkı yazdıracak kadar sevdiren Kuzey Kıbrıslı golcü Coşkun Ulusoy, Güney Kıbrıs günlerini anlatıyor
Güney Kıbrıslı bir kulübün transfer teklifini düşünürken çevrenin tepkisini hesaba katmış mıydın? 
Düşündüm ama korktuğum gibi olmadı. 2003 yılında kapılar karşılıklı açılmıştı. Kıbrıs doğumlu herkes Güney’de yerli gibi oynayabilecekti. Neo Salamis solcu bir kulüp ama yine de biraz korkmuştum. İlk idmana çağırdıklarında başıma bir iş gelmesin diye arkadaşlarım iki arabayla beni takip etti.
Takım arkadaşların ve taraftarlar seni nasıl karşıladı? 
İlk maçımda bir gol attım, taraftarlar bana doğru koşuyor! Olduğum yerde kaldım, tek başıma ne yapabilirim ki? Sonra bir baktım, herkes bana sarılıyor! Bu arada maça çıktığımız statta kocaman bir pankart var, pankartın üzerinde bir Kıbrıs haritası, haritanın ortasına bir bıçak saplanmış ve etrafından kanlar akıyor! Yani Türklerin adayı ikiye böldüğünü ve kan dökülmesine sebep olduğunu ima ediyorlar. Oynadığım takımın taraftarları bana sahip çıksa da stattan ayrılana kadar içim rahat etmemişti.
IMG_0108Daha sonra da kendini bu kadar sevdirecek işler yapabildin mi? 
Son dakikalarda gol atıp maçları çevirdiğim için beni çok severlerdi, faşist takımlara gol attığımda benden çok sevinirlerdi. Söylemesi biraz küfürlüdür ama adıma şarkı bile yazdılar. Hatta faşist takımlara “Siz Türkleri temizlemek istemiştiniz ama şimdi bir Türk her maçta sizi temizliyor” diyorlardı.
Faşist takımların taraftarları seni hiç tehdit etmedi mi? 
O takımlardan birinin stadında “En iyi Türk, ölü Türk” yazıyordu, ben o yazının altında futbol oynamak durumunda kaldım.
Kuzey Kıbrıs’a neden döndün? 
Burada yaşardım, oraya maça ve idmanlara giderdim. Kapıda o kadar kuyruk olurdu ki sabah 7’deki antrenman için 4’te kalkmam gerekirdi. Antrenmandan sonra işime gidiyordum, işten sonra akşam antrenmanına gidiyordum. Buna anca iki yıl dayanabildim. Ayrılırken benim için Neo Salamis ve Yenicami arasında bir maç yapıldı, maçın gelirleri transfer ücreti olarak Yenicami’ye bırakıldı. O maça Türk tarafından 2 bin kişi geldi! Tarihte buna benzer bir maç daha yok. Birlikte yaşayabileceğimize ve oynayabileceğimize inanıyorum.

 “Kış kış yaparım ki gol yemeylim”

Her ülkenin futbol totemi başkadır. Kuzey Kıbrıs tribünlerinin bu konudaki uzmanı Sahir Cakci’den başkası değil
IMG_0278
Kıbrıs’ta amatör düzeyde oynanan maçları eğlenceli hale getiren en önemli şey, sayıları az olsa da kendi şiveleriyle konuşarak her pozisyona yorum yapan taraftarlar. Onların arasında açık ara önde olan kişiyse mızıkası ve değişik yöntemleriyle takımına destek veren Sahir amca. Tribünde bilinen adıyla Cakci, yaklaşık 58 yıldan beri Doğan Türk Birliği’nin maçlarında rakip, kaleye gelirken “Kış kış!” diye bağırıp takımı hücuma çıktığında “Höküs pöküs” yapıyor; futbolcuların oyundan koptuğu zamanlardaysa devreye mızıkası giriyor. Yedi lig şampiyonluğu, iki de Kuzey Kıbrıs Kupası görmüş olduğu düşünülürse maçlarda futbolcular kadar yorulması boşuna değil.

Not:İlgili yazı Four Four Two ekibinde yer alan Hilal Gülyurt'tan alınmıştır.

14 Ocak 2015 Çarşamba

Şimdi Boku Yedik!

Argo bir cümlenin yer aldığı levhanın hikâyesi oldukça enteresan.
Muhtemelen Necmeddin Okyay'a ait ebruyla süslenen levhayı ilginç kılan ise “celi sülüs” yazı çeşidiyle yazılmış olan ibare...
İkinci Dünya Savaşı öncesinde Bakırköylü Ermenilerden Doktor Peştemalcıyan ailesiyle birlikte Türkiye’den Almanya'ya göç edip Berlin'de bir halı ve kilim mağazası açmıştı. Savaş başlayıncaya kadar işleri yolunda gitmiş, baba Peştemalcıyan işleri oğlu Aram Peştemalcıyan'a bırakmıştı ama savaşla birlikte zorlu günler beraberinde gelmişti. Her gecen gün bir öncekini aratmaktaydı.
Savaş bütün hızıyla sürerken 1943'un sonuna doğru Almanlar için savaşın gidişatı belli olmuş, daha fazla savaşacak gücünün kalmadığı ortaya çıkmıştı. Sovyet askerleri 1944 yılının Ocak ayında Oder Irmağı’nı geçerek önce Budapeşte'ye, Nisan başında ise Viyana'ya girerek Berlin’e doğru ilerlediler ve 25 Nisan'da Berlin'i kuşattılar.
Kentin merkezindeki bir yer altı sığınağında kalan Hitler ise, savaşın kaybedildiğini anlayarak 30 Nisan’da intihar etti.
Ruslar artık Berlin’deydiler. Şehrin hemen her noktası Rus işgali altındaydı. Yağma ve talan Almanya’da artık sıradan bir işti. Taciz ve tecavüzün bininin bir para olduğu o günlerde asil mesele hayatta kalmak ve tatlı canını kurtarmaktı. Bu zor şartların hüküm sürdüğü günlerde Rus İşgal Komutanlığı bir bildiri yayınlamıştı. Bildirideki kesin emre göre her yer, Rus askerlerine açık tutulacaktı.
Savaşın acımasız yüzünü bütün çıplaklığıyla çoktan gören Peştemalcıyan ailesi de emre mecburen uymuştu. Halı mağazalarının kapılarını açarak Rus askerlerinin yağmaya gelmesini endişe ile bekleyen ailenin bu bekleyişi fazla uzun sürmedi. Peştemalcıyan Halı-Kilim Mağazası’ndan içeriye gürültü ve patırtı ile kılıksız, vahşi görünüşlü, Moğol tipli ve silahlı iki asker yüksek sesle bağıra çağıra konuşarak girdi. Askerlerden biri halılarla ilgilenirken diğeri, genç kızlarını da aralarına alarak hareketsiz bir şekilde endişe ile olup biteni gözleri ile takip eden Peştemalcıyan ailesine yöneldi. Etrafa şöyle bir göz atıyormuş gibi yaptıktan sonra genç kıza doğru yaklaştı ve elini uzattı. Aram Peştemalcıyan gayrı ihtiyari ve seri bir hareketle askeri bileğinden sıkıca yakaladı. Çekik gözlü asker bu ani tepki üzerine tabancayı çekti ve Peştemalcıyan'ın şakağına dayadı.
Aram Peştemalcıyan, adeta taş kesilmiş karısına dönüp ağzından
- “Şimdi b..ku yedik” cümlesi döküldü.
Bu sözleri işitince irkilen asker silahını indirerek sordu:
- "Ne dedung? Ne dedung?..."
Baba Peştemalcıyan olayın şoku içerisinde, ister istemez söylediği sözleri tekrarlamak zorunda kaldı:
- "Simdi b..u yedik".
O anda sanki bir mucize oldu. Asker ani bir hareketle silahını indirerek yıllar sonra bir dostunu görmüş biri gibi büyük bir sevinçle Peştemalcıyan’ın boynuna sarıldı. Peştemalcıyan şok üstüne şok yaşıyordu. Olayı kavramaya çalışıyor ve askerin Kırgız ağzıyla,
"Miz gan gardaşizmin sinig gardaşmam" yani
"Biz kan kardeşiyiz, ben senin kardeşinim" derken sevinçten çılgına dönmesini hayretler içinde seyrediyordu.
Mağazayı basanlar, Rus ordusundaki Kırgız askerlerdi ve karşılarında Türkçe konuşanları görünce büyük şaşkınlık yasamışlardı. Olay anlaşılıp şok atlatılınca Peştemalcıyan ailesi rahat bir nefes aldı. Askerler özür dilediler, çaylar içildi, konuşmalar uzadı ve iki asker sonraki günlerde mağazaya gönüllü bekçilik yaptılar.
Sovyet ordusunda farklı milletlerden askerler vardı. Bu iki Kırgız asker de Sovyet ordusu ile Berlin'e kadar gelmişlerdi ve 1945'te Sovyetlerin Nazi Almanya’sına karşı zaferinin tescili anlamına gelen Sovyet bayrağını Almanya’nın başkenti Berlin'e diken üç Sovyet askerinden biri de, Dağıstanlı Abdülhakim İsmailov idi.
Savaş bitmiş, sıkıntılı günler geride kalmıştı. Peştemalcıyan ailesi bir gün Berlin'deki mağazalarını gezen bir Türk gazeteciyle tanıştılar ve gazeteciyi evlerine davet ettiler. Yaşadıkları olayı büyük bir heyecanla ve yeniden yaşıyormuşçasına tekrar tekrar anlattılar. Hayatlarını kurtaran sihirli cümlenin Peştemalcıyan ailesi için neler ifade ettiğini, hayatta kalmalarına sebep olan bu sözleri bir hattata yazdırıp evlerinin en güzel yerine asmak istediklerini ve bu anı her zaman hatırlamak istediklerini söylediler. Gazeteci, onlara bu konuda yardımcı olabileceğini söyledi ve Türkiye’ye dönüşünde verdiği sözü yerine getirmek üzere hattat ve mucellid Emin Barın'ın Çemberlitaş'taki atölyesine gitti.
Emin Barın kendisinden yazılması istenen cümleyi duyunca şaşırdı. Zira ilk defa böyle ilginç bir taleple karsılaşıyordu. Hemen "Yazarım" diyemedi, düşünmek için zaman istedi ve kendisi de Almanya'da cilt eğitimi sırasında yaşadığı savaş günlerini hatırlayınca işi kabul etti. Bir hafta sonra yeniden gelen gazeteciye ibareyi yazabileceğini söyleyerek bu fotoğrafını görmüş olduğunuz “celi sülüs” levhayı hazırladı. Levhanın etrafı "Hatip ebrusu" ile süslendi ve Almanya'ya doğru yola çıktı.
Levhanın hikâyesi iste böyle...
Hayat kurtaran argo bir cümle ve bu argo cümlenin hattat elinde sanat eseri bir levhaya dönüşmesinin öyküsü...
Emin Barın, dostlarına daha sonraları "Hadise o kadar ilgi çekiciydi ki gazeteci dostumdan dinleyince teklifini kabul etmek zorunda kaldım" diyecekti. Levha, Peştemalcıyan ailesinin artık dostu olan gazeteci tarafından Berlin'e götürüldü ve 17 Temmuz 1966 tarihli Yeni Gazete'ye de "Levhaya Bir Ailenin Hayatını Kurtaran Argo Cümle Yazıldı" başlığıyla haber oldu.

29 Mart 2014 Cumartesi

Memlekete Mektup. . .

        Sevgilim;      
           30 Mart 2014 sabahında yazıyorum bu mektubu sana. Saat 05.32. O kadar çok özlüyorum ki seni. Göğü mavi, dalı yeşi olan; şikayetin yalnızca ölümden olacağı yerlerini. Sen şu'sun, ben bu'yum kavgasının olmadığı. İnsana insan olduğu için değer verilen, çıkarların değil hissiyatların, katıksız yalnızca yüreğin içindeki saf duyguların ön planda olduğu topraklara yazıyorum.. Ey memleket, buralarda işler biraz karışık, herkes birbirini yaftalar, birbirine etiket yapıştırır olmuş. O kadar özlüyorum ki oraları;  insanların mutluluğunu, birbirine safça sarılışını. Uykudan bir sabah uyandığımda yanında olmanın umudu yok mu, beni bu hayata tutan şey sanırım bu. .  Bencillik çukurunda boğulan nefislerin çoraklaştırdığı yerde, senin güzelliğini anlatıyorum çevreme. Cep karnem gibi elimde oldun hep, birçoğu istikbal kaygısında olurken; insan saygısında oldum senin sayende. Zira sen öğrettin Yunusça sevmeyi, sevdiğinin mutluluğuyla tebessümü, derdiyle gözlerimin dolmasını. Şu sıralar burada ''!demokrasi!'' adını verdikleri şeyle başa geçenler; masum insanları öldürüp anaları ağlatmakta, minicik bedenleri yok etmekteler. 35 yıl önce de binlercesi gitti adını verdikleri şeye. İnanmaz oldum onun samimiyetine de zaten; bu kadar acıyla yoğrulan şey nasıl güzel olabilir ki! Kusura bakma senin de tatsız şeylerle başını ağrıtmak istemezdim ama mümkünse en yakın zamanda geri dön; çünkü buradaki herkes seni özlüyor belli etmese de.  Ne başta, ne de gönülde derdin olacağı,tertemiz duyguyla tek niyetiyle, ayrımın gayrımın olmayacağı adaletiyle, hiç kimsenin kimseden farkının olmayacağı Cahit Sıtkı'nın da yıllar önce söylediği gibi yaşamanın sevmek gibi gönülden memleketimi ziyadesiyle özledim. .

25 Mart 2014 Salı

Ermeni Soykırımı İddialarına Atatürk'ün Cevabı! !

        Ermeni haber ajansı Novosti Armenia; Mustafa Kemal'in Amiral Bristol'e gönderdiği telgrafı Dünya kamuoyuna şu şekilde sundu:

''Topraklarımızın müttefiklerce işgal edilmesi halkımıza zarar verdi.Oysa biz Montrö Antlaşması ile barış sağlanacağını düşünüyorduk.Durumun değişeceğini ve barış görüşmesi yapılması ile ilgili adil ve yansız kararlar alınmasını bekliyorduk.Fakat kendi çıkarlarının peşinde koşanlar Anadolu'da 20.000 Ermeni'nin öldürüldüğü yalanını uydurdu. Müttefiklerin ve Amerikan yönetiminin bu yalanlara inanmayacağını düşünüyorduk; çünkü gizli servisleri bütün Anadolu'da faaliyet gösteriyor. Herkes Maraş ve Urfa'daki çatışmalarda Türkler, Fransızlar ve onların safında savaşan Ermenilerin kayıp verdiğini biliyor.Ama bu bir katliam değil, Ermeni askerlerinin Müslümanlara saldırmasına yerel halkın gösterdiği direnişin sonucu. Müttefikler insanlara eşit davransa, Ermenileri bazı görevlere atayıp silahlandırmasa çatışma çıkmazdı. Müttefik ordularına ve Amerikan yönetimine Ermeni katliamı propagandasıyla ilgili gerçek konusunda dünya kamuoyunu aydınlatma ve Türk halkının adını alçak ve iğrenç suçlamalardan temizleme çağrısında bulunuyoruz.''

kaynak:manaz.net

19 Mart 2014 Çarşamba

18 MART Şehitler Günü Anısı'na. .


"Atatürk ömründe sorduğu soru karşısında tek bir kişinin sözüne cevap veremedi.


Soru şuydu ;



Mustafa kemal, Mersin gezisindeyken şehirde gördüğü büyük binaları sormuş.

- Bu köşk kimin?
- Kirkor'un

- Ya şu koca bina kimin?
-Yorgo'nun

- Ya şu?
- Solomon'un

Atatürk sinirlenerek sormuş.

' Onlar bu binaları yaparken siz neredeydiniz !? '
Toplananların arasında bir köylünün sesi duyulur;

- Biz Yemen'de Tuna Boyları'nda Balkanlar'da
Arnavutluk dağları'nda, Kafkas'larda, Çanakkale'de savaşıyorduk Paşa'm !

Atatürk bu hatırasını anlatırken 'hayatta cevap veremediğim yegane insan bu aksakallı ihtiyar olmuştur.'
demiştir.

Şimdi ise benim cevap bulamadığım bir soru var !?

-Bu şeker fabrikası kimin?
-İsrail'in !

-Tekel kimin?
- İsrail'in!

-Sümerbank kimin?
-İngiltere'nin !

- Seka kimin?
-Yunanistan'ın!

-Petkim kimin?
- Amerikanın!

- peki ya Tüpraş kimin?
- Amerika'nın!

-Telekom?
-Amerika'nın!

-Limanlar kimin?
-Yunanistan'ın!

Peki onlar bunları alırken siz neredeydiniz Türk halkı !?

Hangi cephelerde savaşıyordunuz da bunları kaybettik?

Susma ! Susmaa !

Bir şey söyle. Vatanım için şunu yapıyordum da kaybettim de !

O aksakallı dedemin söylediği gibi birşey söyle!

Şu şehit kanlarıyla sulanmış toprağa girmeye yüzün olsun !

27 Aralık 2012 Perşembe

İletemediklerimizden misiniz. . .

Gün geçmiyor ki zengin kültüre sahip,medeniyetler beşiği ülkemizde insanla,insana verilen değer ile dalga geçilmeyedursun. Çok basit olan şu hayatta, insan evlatlarının düşüncesiz davranışları nice değerlerimizin yitip gitmesine yol açmış ve bundan ders çıkarmayarak hatta daha da gaddarlaşarak bu değerleri tüketmeye devam etmektedir. iletişim diye birşeyin kalmadığı bu topraklarda tek amaç iletmek olmuş,daha da ileri giderek kimi kendini bilmezler itelemek olarak sözüm ona bilinçsizce devam ettirmektedirler. Karşısındakini anlamanın, empati kurmanın nesli tükenmiş, Thomas Moore'un Utopia'sında efsane olarak kendine yer bulmuştur. Birbirini anlayabilen, gerçek iletişim kuranların hala yakınlarda yaşadığı ümidiyle. .